BATI’DA İNSAN HAKLARININ TARİHSEL GELİŞİMİ

  İnsan Hakları    28 Aralık 2015
Yorum Yok

BATI’DA İNSAN HAKLARININ TARİHSEL GELİŞİMİ insan haklarını dönüm noktaları.

  1. İngiliz Devrimi

 

  1. Magna Carta Libertatum

 

Kralların yetkilerini feodal beyler karşısında da olsa ilk kez sınırlayan belge olan Magna Carta Libertatum (1215) insan haklarına ilişkin belgeler denince akla ilk gelen belgedir. İngiltere Kralını, feodal beylerle karşı karşıya oturarak böyle bir belge imzalamak zorunda bırakan gelişmeler arasında en önemlileri Norman istilası, feodal beylerin güç kazanması, kralların zorbaca tutumları ve o dönemde yaşanan fiyat artışıdır.

 

İngiltere tarihi, 5. Yüzyıl’da Anglosaksonların Britanya adasına ayak basmalarıyla başlar. İngiltere, 5. Yüzyıl’ın ortalarına doğru Batı Roma İmparatorluğu’nun egemenliğinden kurtulur ve adada önce birbirine bağlı küçük feodal beylikler kurulur. Bu dönemde hanedanlar genelde anglosakson kökenli idi. Bu durum, Normanlar, Normandiya dükü William önderliğinde İngiltere’yi istila edene kadar sürdü ve Wessex Kontu Herald’ın Normandiya dükü William önderliğindeki orduya yenilmesi ile adaya kısa sürede Normanlar hakim oldu. Norman hanedanı iktidar alanlarını feodal beylerin aleyhine genişletmeye başladı. I. Henry (1100-1135), Stephen (1135-1154) ve II. Henry (1154-1189), tahta çıktıkları zaman babalarının uygulamalarına son verecekleri yönünde fermanlar çıkarttılar. Ancak Stephen’ın çıkarttığı ferman dışındakiler görünürde amaçladıklarının tersi sonuç doğurdular. I. Richard (1189-1199) ve özellikle I. John (1199-1216), kralların gücünü pekiştirmek şeklindeki eğilime ayak uydurdular. Bu arada, II. Henry’den itibaren İngiltere’nin toprakları veraset ve drahoma yoluyla kazanılan topraklarla genişlemeye başladı ancak II. Henry’nin oğulları bu toprakları birarada tutmayı başaramadılar.

 

  1. Yüzyıl’ın sonlarıyla 13 Yüzyıl’ın başlarında fiyatlar giderek yükselmeye başladı. Hükümet masrafları hızla yükselirken toprak sahiplerinin gelirleri artmaya başladı. Bu, derebeylerin giderek daha çok zenginleşmesi anlamına geliyordu. Gelirlerinin çoğu örf ve adetle tespit edilen kralın derebeylerinin elinde bulunan bu zenginliği kendi tarafına kanalize etmesi zordu. Böylece kralla derebeyleri arasında denge, derebeylerinin lehine bozulmaya başladı. I. John, miras yoluyla intikal eden topraklardan çok yüksek miktarlarda vergi istemek yoluna gitti. Ayrıca derebeyi olup da askere gitmeyenleri fazla bedel ödemeye zorladı ve bu yola önceki krallardan daha sık başvurdu. I. John ayrıca yeni vergi ödeme usulleri getirdi, zorla vergi topladı ve gümrük vergilerini de arttırdı. Bütün bunların yanında I. John’un bir de zorbalığa başvurması feodal beylerin kendisine karşı cephe alması sonucunu doğurdu. I. John’un 1214 sonbaharında Fransa kralı ile yaptığı savaşta yenilmesi derebeyleri cesaretlendirdi. Kralın gadrine uğradığı için İngiltere’ye ayak basamayan Canterbury başpiskoposu Stephen Langton da derebeylerinden yana idi. Langton derebeylerini, soylu sınıfı ilgilendiren genel bir program hazırlamağa çağırdı. Bury St. Edmunds manastırında toplanan derebeyleri, isteklerinin kabul edilmemesi halinde krala savaş açacaklarına ant içtiler. Bu toplantıya İngiliz soylu sınıfının yalnızca beşte biri katılmıştır.

 

Ocak 1215’te derebeylerinin şikayetlerini dinleyen I. John, haklarından vazgeçmek yerine direnmeyi yeğledi. Paralı birliklerden bir ordu kurmak ve kaleler yaptırmak için girişimlerde bulundu. Ayrıca Papa’ya bir şikayet mektubu yazdı. Kralın topladığı büyük birliklerle başa çıkamayacaklarını bilen derebeyleri Northhampton ve Bedford’a saldırdıktan sonra Londra’lılarla anlaşarak şehri 17 Mayıs’ta herhangi bir dirençle karşılaşmadan ele geçirdiler. I. John, derebeylerini şehirden atabilecek kadar kuvvet toplayamayacağını anlayınca soylularla anlaşmak zorunda kaldı. 15 Haziran 1215’te kral ve adamları, soyluların liderleriyle Thames nehri yakınında toplandılar. Soylular isteklerini dile getirdikleri belgeyi krala sundular. Kral soyluların isteklerini kabul ederek sistematikten yoksun belgeyi bir düzene koymaları için katiplere havale etti. Katipler, rastgele kaleme alınmış ve anlaşılması güç fıkraları bir düzene sokarak ve iki tarafın da rıza gösterdikleri bazı değişiklikler yaparak belgeyi bir ferman haline getirdiler. Daha sonra soylulara ve papazlar meclislerine vermek üzere kopyalama faaliyetine girişildi. Tümünün sayısı 47’yi bulan bu kopyaların hepsi birbirinin aynı değildi. Bu 47 kopyadan yalnızca dördü günümüze kalmıştır: biri Lincoln Katedralinde, biri Salisbury Katedralinde, diğer ikisi de British Museum’da bulunmaktadır. Lincoln’dekinin en kusursuz kopya olduğu sanılmaktadır.

Magna Carta Libertatum 63 maddelik bir fermandır ve bu maddeler üç grupta toplanabilir:

  • Kralla, vassalları arasındaki feodal ilişkilere ilişkin olan maddeler
  • Krallığın yönetimi ve tutumu ile ilgili maddeler
  • Kralla baronlar arasındaki çatışma sonucu meydana gelen ayaklanma ile ilgili maddeler.

 

Gelelim Magna Carta Libertatum’un getirdiği önemli düzenlemelerden bazılarına. Her şeyden önce Magna Carta  kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkını tanımıştır. Buna göre kral ülke yasalarına uygun olarak verilmiş bir hüküm olmaksızın kimseyi tutuklayamayacak, hapsedemeyecek, mallarına el koyamayacak, “yasa dışı” ilan edemeyecek, sürgüne gönderemeyecek ve herhangi bir şekilde kötü muameleye maruz bırakamayacaktır (m. 39). Dikkat edilirse bu hak yalnızca “özgür kişilere” tanınmıştır ve 13. Yüzyıl’ın başlarında pek az özgür kişi vardır. Ayrıca kral 52. Madde ile kanuni bir hüküm olmaksızın toprakları, şatoları, hakları ve özgürlükleri ellerinden alınmış kimselere bütün bunları iade edeceği sözünü vermiştir. Bir başka önemli hüküm bugünkü ceza hukukunun temellerinden olan suç ve cezanın orantılılığı ilkesidir. Buna göre özgür bir kişi işlediği küçük bir suç için buna uygun bir para cezasına çarptırılacak, ağır bir suç işlemişse, yaşamına son vermemek kaydı ile yine bu suça uygun bir cezaya çarptırılacaktır (m. 20). Görüldüğü üzere bu hüküm de yalnızca özgür kişileri kapsamaktadır. 40. madde ile adaletin satın alınabilir nitelikte olmadığı, kimseye karşı hak ve adaleti yerine getirmekten kaçınılamayacağı ve adaletin geciktirilemeyeceğini hükme bağlanmaktadır. 45. madde adaleti sağlayabilmek amacıyla yargıçların ve idari görevlilerin yasaları iyi bilen kişiler arasından seçileceğini garanti etmektedir. 12. madde ile kralın, feodal düzenin öngördüğü olağan yardımlar ve para istekleri dışında (kral için kefalet akçesi toplanması, kralın büyük oğlunun şövalye olması, büyük kızının evlenmesi vb.) olağandışı yardım isteğinde bulunması yasaklanmıştır. 9. madde taşınabilir malları borcunu ödemeye yeterli olduğu sürece borçlunun topraklarına ve gelirine el konulmasını yasaklamaktadır. 41. madde ile de tüccarlara ticaret özgürlüğü tanınmaktadır. 61. madde ile bu fermanda tanınan hakların ve özgürlüklerin ihlal edilmesi durumunda baronlara isyan hakkı tanınmaktadır.

 

Görüldüğü gibi Magna Carta Libertatum çok önemli hükümler içermektedir. Her ne kadar bu fermanda tanınan hak ve özgürlüklerden yalnızca “özgür kişiler” gibi son derece sınırlı bir kategori yararlanacak olsa da kralın iktidarı ilk kez başka bir sosyal güç karşısında sınırlanmaktadır. Bu yüzden, Magna Carta İngiltere’de kamu özgürlüklerinin miladı olarak görülür.

 

İngiliz kamu hukukunda daha sonra karşımıza çıkacak olan önemli belgeler için 17. Yüzyıl’ı beklemek gerekecektir. Bu belgelerin de bazı sosyal ve siyasal gelişmelerin ürünü olduğu düşünülecek olursa arada geçen döneme kısaca göz atmak faydalı olacaktır.

 

İngiliz kralları 12. Yüzyıl’dan itibaren ülkeyi yönetirken iki kuruldan yararlanıyorlardı: Bu kurullardan birincisi Magnum Concilium Regis (Büyük Kral Konseyi), diğeri ise Curia Regis (Kral Konseyi) idi. İngiltere’de parlamento Magnum Concilium Regis’ten, Kabine ise Curia Regis’ten doğacaktır.

 

Bilindiği üzere feodal toplum, ruhban sınıfı dışında hemen herkesin birbirine sözleşmesel bir ilişki çerçevesinde bağlı olduğu karmaşık bir ağ yapısından oluşuyordu. Fief sözleşmesi olarak adlandırılan bu sözleşmenin tarafları üstün olan süzeren ile tâbi konumda olan vassal idi. Karşılıklı bazı edimleri yerine getirmekle yükümlü olan taraflardan süzeren vassalı korumakla vassal ise süzerene hizmetle görevli idi. Vassalların görevlerinden biri de bağlı oldukları süzerenin şatosunda yılda birkaç kez toplanarak danışmanlık hizmeti vermekti. Her ne kadar vassalların bu toplantılarda ileri sürdükleri görüşler krallar açısından bağlayıcı olmasa da 12. Yüzyıl’dan başlayarak Magnum Concilium Regis’in yaptığı bu toplantılarda bazı gelenekler oluşmaya başlayacaktır. Kralın, özellikle önemli kararlar arifesinde danışmak ihtiyacını hissettiği Magnum Concilium Regis giderek bir danışma organı niteliğini kazanacaktır. Kral zamanla, merkezi otoritesini güçlendirmek amacıyla daha fazla maddi kaynağa ihtiyaç duyduğu ve bu da vergi salmasını gerektirdiği için Magnum Concilium Regis’in tabanını genişletmek isteyecektir. Bu konsey 1265 gibi erken bir tarihten itibaren parlamento olarak adlandırılmaya başlanacaktır. 13. Yüzyılın sonunda şövalyeler, şehir ve kasaba temsilcisi olan burjuvalar ve kilise temsilcilerinden oluşan parlamentodaki temsilci sayısı 400’e ulaşırken 14. Yüzyılın ilk yarısında kilisenin, krala vergi vermek yükünden kurtulmak amacıyla parlamentoya temsilci göndermekten vazgeçmesi sonrasında parlamento Lordlar Kamarası ve Avam Kamarası’nın çekirdeğini oluşturacak şekilde kabaca ikiye ayrılacaktır. İlk grupta din adamlarıyla ittifak yapan feodal beyler, ikincisinde ise şövalyelerle birlikte hareket eden şehir temsilcileri yer alır. Bu iki grup arasında geçen mücadelede üstünlük başlangıçta Lordlar Kamarasındayken elindeki olanakları iyi kullanan Avam Kamarası zamanla durumu eşitleyecektir. 13. Yüzyıl’ın sonunda yerleşen geleneğe göre kralın bir vergi koyabilmesi için bunun önce parlamentonun onayından geçmesi gerekiyordu. Avam Kamarası, kralın istediği vergiyi onaylamak için, kralın da kendi isteklerini kabul etmesi gerektiğini bir şart olarak ileri sürmeye başlayacaktır. Ama kral, parlamento üyelerinden gelen istekleri, verginin parlamento tarafından onaylanmasından sonra yerine getirmeyebiliyor veya sürüncemede bırakabiliyordu. Bunun önüne geçmek için Avam Kamarası, bu istekleri bir yasa tasarısı şeklinde hazırlamaya ve bu tasarıya kral tarafından yasa gücü kazandırılmadan yeni vergileri onaylamayı reddetmeye başlamıştı. Böylece Avam Kamarası mali konularda söz sahibi olmaya başladı.

 

  1. Yüzyıl’a gelindiğinde parlamento artık yasama iktidarına katılan bir güce dönüştü. Buna göre Lordlar ve Avam Kamarası’nın birlikte hazırladıkları yasa tasarısı kralın onayından geçerek yasaya dönüşüyordu. Ancak kralın yasa tasarıları üzerinde mutlak bir veto yetkisi vardı. İstemediği hiçbir tasarıyı onaylamazdı. Kral ayrıca tek başına çıkarttığı emirnameler yoluyla yasa koyabiliyordu. Kralın belirli bir durumda yasaların uygulanmasını engelleme yetkisi de vardı. Ayrıca parlamento yalnızca kralın üstün yetkisine girmeyen konular bakımından yasa tasarısı hazırlayabiliyordu. Yani parlamentonun yasama iktidarına katılma yetkisi konu bakımından da sınırlıydı. Bütün bunlara rağmen İngiltere’de parlamento Avrupa ile kıyaslandığında epeyce yol almıştı. 16 ve 17. Yüzyıllar parlamento ile kral arasında yetki mücadelesi ile geçecektir.

 

Bu arada enflasyon da hızla artmaktadır. Bunun ilk sebebi 13. Yüzyıl’dan sonra görülen nüfus artışıdır. Nüfus artışı karşısında ekime daha az uygun toprakların da tarıma açılması zorunluluğu doğdu. Bu da üretim maliyeti ve taşıma masraflarının artmasına yol açtı. Ayrıca mevcut arz, talebi karşılayamadığı için tarım ürünlerinin fiyatı arttı. Enflasyonun bir başka sebebi de Amerika’nın fethidir. Fetih sonrası, İspanyollar tarafından sömürülen maden yataklarından elde edilen değerli madenler Avrupa’ya akmaya başladı. Avrupa’da maden miktarı, üretilen mal ve hizmet hacminden daha hızlı arttığı için madenin değeri azaldı. Para yapımında kullanılan madenin değerinin azalması fiyatların yükselmesine sebep oldu. İspanya’da fiyatlar yüzyıl içinde dört kat arttı. Avrupa’nın diğer bölgelerinde fiyat artışları bu kadar büyük olmasa da geleneksel ekonomik, sosyal ve siyasal ilişkileri kökten sarsacak kadar güçlü bir etki yaratmıştır.

 

Hükümetler geleneksel gelir kaynaklarının yetmemesi üzerine fiyat artışlarına iki şekilde yanıt verdiler: Ya paranın değerini düşürdüler. Bu uygulama kısa vadede kralın gelirlerini arttırdıysa da uzun vadede enflasyonu körükledi. Ya da vergileri arttırmak yoluna gittiler. Bu da biraz evvel gördüğümüz nedenlerle parlamenter kurumlarla kral arasındaki mücadelenin şiddetlenmesine neden oldu. Mali bunalımdan kaynaklanan anayasal bunalım bütün Avrupa’da kraliyet despotizminin kurulmasına yol açarken yalnızca güçlü demokratik geleneklere sahip olan İngiltere’de parlamento kral karşısında zafer kazanacaktır. İşte parlamentonun bu zaferidir ki İngiltere’de birey haklarının güvence altına alınmasına giden yolun taşlarını döşeyecektir. Böylece sıra 17. Yüzyıl İngiliz kamu hukukunda ve dünya tarihinde büyük önem taşıyan belgelere gelmiş bulunuyor. Bu belgeler 1628 tarihli “Haklar Dilekçesi” (Petition of Rights), 1641 tarihli “Büyük Uyarı” (Great Remontrance), 1679 tarihli Habeas Corpus Act ve 1689 tarihli “Haklar Bildirisi” (Bill of Rights) ve 1701 tarihli Act of Settlement’tır. Bu belgelerin bir kısmı kişi özgürlüğü ve güvenliğine, bir kısmı da parlamentonun yetki alanına ilişkindir. Şimdi sırayla bu belgelere bir göz atalım.

 

  1. Haklar Dilekçesi (Petition of Rights) ve Büyük Uyarı (The Great Remontrance)

 

Fransa’ya karşı yürüttüğü savaşta yenilen İngiltere Kralı I. Charles kendisini topa tutan parlamentoyu iki defa fesheder. Ancak üçüncü kez toplanan parlamento, Fransa’ya karşı savaşa devam edebilmek için mali yardıma gereksinme duyan I. Charles’a bu yardımı kendi isteklerini dile getirdiği Haklar Dilekçesi’ni kabul etmesi şartıyla sağlayacağını bildirir. Kral köşeye sıkışmıştır, dilekçeyi kabul etmek zorunda kalır.

 

Haklar Dilekçesi içeriği açısından Magna Carta’nın tekrarı niteliğindedir. Bu dilekçede dile getirilen haklardan yine “İngiliz yurttaşı olan özgür kişiler” şeklindeki dar bir kategori yararlanacaktır. Bu kategorinin can ve mal güvenliği kralın keyfi eylem ve işlemlerine karşı korunuyordu. Dilekçeye göre parlamentonun kabul ettiği bir yasa olmadıkça kimse krala herhangi bir yolla para veya vergi vermeye zorlanamayacaktı. Yine hiçbir “özgür İngiliz yurttaşı” ülke yasalarına uygun olarak doğal yargıcı tarafından verilmiş bir hüküm olmaksızın tutuklanamayacak, hapsedilemeyecek, sürgün edilemeyecek ve miras hakkından yoksun bırakılamayacaktı. Kimse olağan yargı usulü dışında kalan bir yolla yargılanamayacaktı. Görüldüğü gibi doğal yargıç ve suçların ve cezaların kanuniliği ilkesi gibi ceza hukukunun en temel ilkeleri bu belgede bir kez daha dile getiriliyordu. Bu hükümler dışında parlamento da yasama iktidarının kullanılmasına ortak ediliyordu. Ancak parlamento hala çok sağlam bir zemine oturtulamamıştı. Nitekim kral eleştirileri karşısında bunaldığı parlamentoyu sık sık feshetme yoluna gidecektir.

 

Parlamento ilk defa 1629 yılında kralın dağılmaları yolundaki emrine karşı çıkar ve kendi isteği ile dağılma kararı alarak dağılır. 11 yıl boyunca hiç toplanmayacak olan parlamento kralın isteği üzerine tekrar toplandığı 1640 yılında krala bir uyarıda bulunma kararı alır. “The Great Remontrance” olarak adlandırılan bu belgeye göre parlamento kralın davet etmesini beklemeksizin kendiliğinden ve düzenli olarak toplanacak ve kral parlamentoyu, parlamentonun onayı olmaksızın dağıtamayacaktır. Böylelikle parlamento bir iktidar ortağı konumuna yükselmektedir. Ancak bu mutlak iktidarını sürdürmek isteyen kral için kabul edilemez bir durumdu. Böylelikle kral ile parlamento arasında yaşanan bu gerilim İngiltere’yi bir iç savaşa sürükleyecektir. Cromwell, yönetimindeki ordu ile krallık kuvvetlerini yenecek ve Lordlar Kamarasını dağıtarak cumhuriyeti ilan edecektir. I. Charles ise ertesi yıl (1649’da) idam edilecektir. Adı cumhuriyet olsa da 1660’ya kadar sürecek olan bu dönem, orduya dayanan Cromwell’in diktatörlük sürdüğü bir dönemdir ve parlamentonun II. Charles’ı tahta davet etmesiyle son bulacaktır.

 

  1. Habeas Corpus Act (1679)

 

  1. Charles ve Cromwell deneyimlerinden sonra II. Charles parlamento ile daha iyi geçinmeye bakmıştır. Bunun göstergelerinden biri Habeas Corpus Act’tir. “Habeas Corpus”, Türkçe’de “bedenin senin olsun” anlamına gelir. Sadece Türkçe karşılığından bile bu belgenin kişi güvenliği ile ilgili olduğu kolaylıkla anlaşılabilir.

 

Habeas Corpus Act’e göre tutuklanan kişi 24 saat içinde yargıç önüne çıkarılır. Yargıç bu noktada iki türlü karar verebilir: Ya tutukluyu para karşılığında salıverir, ya da sanığın tutuklu olarak yargılanmasına karar verir. Yargıç sanığın tutuklu olarak yargılanmasına karar verirse tutuklu, Yüksek Mahkemeye başvurabilir. Her tutuklu doğrudan doğruya veya avukatı aracılığıyla Yüksek Mahkeme yargıçlarından birine bir “writ habeas corpus” elde etmek için başvurabilir. ”Writ habeas corpus”, sanığın serbest bırakılmasını veya onun tekrar mahkeme önüne çıkarılarak  tutuklanma sebebinin kendisine delilleriyle açıklanmasını sağlayan emirdir. Mahkemenin diğer üyeleri muhalif kalsalar bile içlerinden birinin vereceği emir geçerlidir. Tutuklanan kişiler vatana ihanet ve ağır suçlar dışında, kefaletle salıverilecek ve 20 gün içinde jüri önüne çıkarılacaktır. Ancak böyle bir suçtan dolayı tutuklu bulunan bir kişiye cezaevine gönderildikten sonra gerçekleşen ilk oturumda bu suçlar yüklenemezse kefaletle serbest bırakılır. Daha sonraki oturumda da suç sabit görülmezse beraat ettirilir.

 

Görüldüğü üzere bu belge ile kişilerin yargıç kararı olmaksızın keyfi olarak tutuklanmaları, hapsedilmeleri ve öldürülmelerinin önüne geçilmeye çalışılmıştır. Ayrıca sanıkların tutuklanmalarından sonra kısa bir süre içinde yargıç önüne çıkarılmalarını ve davanın kısa sürede sonuçlandırılması gerektiğini öngören Habeas Corpus belgesi adil yargılanma hakkının olmazsa olmaz ilkelerini içeren öncü bir belgedir. Bu belge ile kişi güvenliği İngiltere’de, Kıta Avrupa’sına göre çok erken bir tarihte kağıt üzerinde sağlam temellere oturtulmuştur. Daha sonraki birçok önemli belgede Habeas Corpus hakkı çok temel bir hak olarak yer almaktadır. Örneğin, 1787 Amerika Birleşik Devletleri Anayasası Habeas Corpus hakkını kesin olarak tanımıştır. 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nin bazı hükümleri de Habeas Corpus Act’ten esinler taşır.

 

  1. Haklar Bildirisi (Bill of Rights) (1689) ve Act of Settlement (1701)

 

  1. Charles’tan sonra İngiltere tahtına geçen II. Jacques parlamentonun yetki alanını krallık aleyhine genişletmesinden dolayı rahatsızlık duymaktadır. II. Jacques’ın parlamentoya karşı tavır alarak mutlak monarşiyi yeniden tesis etme yolundaki girişimleri kralla parlamento arasındaki gerilimi tırmandırır. Ancak bu kez devrim kansız bir şekilde gerçekleşir. Kralın ordusu parlamento kuvvetleri karşısında yenik düşer ve I. Charles’ın başına gelenleri bilen II. Jacques çareyi Fransa’ya kaçmakta bulur. Böylece parlamento kesin bir zafere ulaşır, tahta da Orange Prensi William ile kralın kızı Mary’i davet eder. Bir sonraki yıl bu ikili Haklar Bildirisi’ni kabul edeceklerdir.

 

Lordlar Kamarası ve Avam Kamarası’nın birlikte hazırladıkları Haklar Bildirisi bireyleri ilgilendiren ve daha önceki belgelerde dile getirilen suç ve cezanın orantılılığı ilkesi, dilekçe hakkı vb. bazı ilke ve haklara yer vermiştir: Ancak asıl katkısı kral ve parlamentonun yetki alanı ile ilgili düzenlemeler konusundadır. Haklar Bildirisi 13. Yüzyıl’dan itibaren danışmanlıktan yasama iktidarını kralla paylaşmaya doğru gelişen çizgi üzerinde parlamentonun geldiği son noktayı temsil eder. Parlamento bundan böyle yasa yapma ve vergi koyma tekeline sahip olacaktır. Yasama iktidarını kendi tekeline alması kralı bu çok önemli alandan dışlaması anlamına gelmektedir. Artık yasa yapıcı organ parlamentodur. Krala düşen yalnızca parlamentonun hazırladığı yasayı hiçbir değişiklik yapmaksızın yürürlüğe koymaktan ibarettir. Kralın kendi gücüne dayanarak parlamentonun izni olmaksızın yasaların uygulamasını durdurması (ius dispendensi) ve vergi koyması artık yasaya aykırıdır. Bu arada parlamento üyeleri serbest seçimle belirlenecektir. Parlamento çatısı altında mutlak bir ifade özgürlüğü olduğu kabul edilmiştir. Kimse parlamentoda yapılan tartışmalarda ileri sürdüğü görüşler nedeniyle yargılanamayacaktır. Ayrıca kralın barış zamanında daimi bir ordu bulundurabilmesi parlamentonun onayına bağlı kılınmıştır. Parlamento yolsuzlukları önlemek amacıyla sık sık toplanacaktır.

 

Yetki alanı Haklar Bildirisi ile iyice genişleyen parlamento bu kadarla da yetinmeyecektir. 1701 yılında kabul edilen “Act of Settlement”a göre kral, parlamentonun onayı olmaksızın Avam Kamarası tarafından suçlandırılan bir bakanın Lordlar Kamarası tarafından yargılanarak cezaya çarptırılmasını önleyemez. Her şeyden önemlisi kral artık parlamentonun onayı olmaksızın savaş açamaz ve hatta İngiltere’yi terkedemez bile. Böylelikle kral İngiltere’de çok erken bir tarihte sembolik bir yetki alanına hapsedilmektedir.

 

  1. AMERİKAN DEVRİMİ

 

Güney Amerika’nın İspanyollar tarafından fethedilmesinden sonra kıtanın kuzeyi de Avrupalıların akınına uğradı. Bu göç dalgası 16. Yüzyıl boyunca sınırlı bir düzeyde kaldı. 17. Yüzyıl’da İngiltere’de ekonomik ve sosyal alanda yaşanan gelişim siyaset ve din alanındaki karışıklıklarla birleşince göçmen sayısında büyük bir artış görüldü. 1607-1733 yılları arasında Kuzey Amerika’da 13 tane İngiliz kolonisi kuruldu. Bu koloniler, “Avrupa tipi toplumun yeni topraklar üzerinde ve benzersiz koşullarda örgütlenmesidir.” Gerek bu kolonileştirme süreci, gerekse Kuzey Amerika’ya göç eden toplumun yapısı ve “Yeni Dünya”da karşılaştıkları koşullar, Avrupa’dan ve kolonileştirilen diğer bölgelerden farklıdır. Bu farklılıklar beş noktada özetlenebilir.

 

İlk olarak Kuzey Amerika’daki kolonileştirme süreci feodal ve mutlakiyetçi bir temelden çok liberal bir temele dayanır. Kıtanın güneyini fetheden İspanyollar madenlerden elde ettikleri altın ve elmasları yüklenip zengin olarak ülkelerine dönmek isterken, Kuzey Amerika dinsel baskıdan, işsizlik ve fakirlikten kurtulmak, kendilerine özgürce yaşayacakları yeni bir ülke bulmak umuduyla yola çıkanların işgaline uğramıştı. Dolayısıyla Kuzey Amerika’ya gelen Avrupalılar zengin olarak ülkelerine geri dönmek değil, temelli yerleşmek düşüncesiyle hareket etmişler, bunun için ailelerini de beraberlerinde getirmişlerdi. Özgürce yaşamak düşüncesi, öncelikle birbirlerinin haklarına saygı duymayı gerektirdiği için kuzeyi işgal edenleri, İspanyolların aksine kendi aralarında hazırladıkları belgelerle uyacakları kuralları belirlemeye sevketmiştir.

 

Bu tür belgelerin ilk ve en ünlü örneği Mayflower Sözleşmesidir. 16 Eylül 1620 tarihinde Southampton’dan (İngiltere) 102 göçmenle yola çıkan Mayflower (Mayıs Çiçeği) adlı gemide bulunan 41 İngiliz püriteni kendi aralarında karaya çıkmadan önce “kuracakları toplum düzeninin ilkelerini belirleyen” bir sözleşme hazırlarlar[1]. Çok kısa olan bu sözleşme ile “toplumun yönetilmesi ile ilgili ortak kararların nasıl alınacağı, ne gibi siyasal kurumların oluşturulacağı konusunda herhangi bir görüş belirtilmemiş” yalnızca koloninin menfaati adına çıkaracakları adil ve eşit yasalara herkesin uyacağı ve herkesin kurdukları siyasi topluluğa bağlı bulunduğu gibi genel birkaç ilkeye yer verilmiştir. Mayflower Sözleşme’sini imzaladıktan sonra göçmenler gemiden inerek New England’da Plymouth’u kurmuşlardır. Plymouth kumpanyası da daha sonra Massachusetts’i kuracaktır.

 

Farklılıklardan ikincisi Kuzey Amerika’yı işgal eden toplumun yapısına ilişkindir. Bilindiği üzere Ortaçağ’da Avrupa toplumunun hakim sınıfı toprak sahibi olan aristokrasi idi. Toplumun, dua edenler dışında kalan neredeyse bütün kesimini toprağa bağlayan fief sözleşmesi ile toprak sahibi aristokrasi toplumun büyük bir kesimi üzerinde üstünlüğünü kurmuş bulunuyordu. Avrupa’da söz konusu üstünlük, bu sözleşme ile belli bir toprak parçasına bağlı olmayan (bu yüzden de “köksüzler” olarak adlandırılan), önceleri mallarıyla birlikte bir şatodan diğerine yolculuk eden ve birçok tehlike ile karşılaştıkları ıssız yollarda yolculuk ettikleri için çetin yaşam koşullarına göğüs germek zorunda kalan (bu yüzden de kendilerine homines duri –sert adamlar- denen) ve daha sonra yerleşik yaşama geçerek tarihin yönünü değiştiren tüccarların oluşturduğu sınıf (burjuvazi) tarafından kırılacaktır. Amerika’da ise bunca zahmete hiç gerek kalmayacaktır. Bir kere kolonilerde mal sahipleri ve başarılı tüccarlardan oluşan oligarşik bir yapı bulunmakla beraber, İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinin tersine aristokrasi yoktur. Coğrafi koşullar düşünüldüğünde olmasına da imkan yoktur. Topraklar, varolan Avrupalı nüfusla karşılaştırıldığında o kadar geniştir ki ilk yerleşim bölgelerinde nüfus artınca yerleşecek yeni toprak bulmak çok zor bir iş değildir. Bu koşullar eşitlikçi çiftçi topluluklarının oluşmasına zemin hazırlamıştır. Tabii bu arada faturanın Kızılderililere kesildiğini belirtmeden geçmemek lazım. Sayıları 2.5 milyonu bulan Kızılderililer soykırıma uğramışlardır.

 

Böylece Amerika’da tüccarlar, gemi sahipleri ve iş adamlarından oluşan oligarşik kesim kırsal kesimin desteğini arkasına aldığı sürece siyasal liderliği de elinde bulundurabildi. Bunun da iki nedeni vardı. Birincisi monarşi ile aralarında koca bir Atlantik Okyanusu vardı, ki o dönemdeki teknik gelişme düzeyi göz önüne alındığında bu çok büyük bir engeldi. İkincisi yeni kurulan toplum içinde monarşik ve aristokratik  yapının izine

rastlamak mümkün değildi. Ancak zamanla özellikle güney eyaletlerinde Avrupa’daki benzerlerinden farksız olan zengin ve kültürlü toprak sahiplerine rastlanacaktır.

 

Üçüncü farklılık dinsel alana özgüdür. Avrupa, Protestanlarla Katolikler arasında yaşanan mücadeleler, sürgünler ve katliamlarla (örn. Saint Barthelemy katliamı) çalkalanırken, Kuzey Amerika’da göçmenler dinsel çoğulculuğu toplum kurucu bir unsur olarak kabul etmişti. Gerçekten birbirinden çok farklı mezheplerden gelen insanların barış içinde bir arada yaşayabilmeleri için de başka çıkar yol yoktu. Çeşitli koloniler arasında ve her koloni içinde görülen dinsel farklılıklar, 1700’den sonra dinsel bir birliğin sağlanmasını olanaksız kılacak bir düzeye varmıştı. Bu yüzden İngiliz koloni topluluğu hem tek bir dini bütün bir topluluğa zorla kabul ettirmeyi düşünmedi, hem de tek bir kilise veya doktrinin baskısı altında olmamakla kıvanç duydu. Denilebilir ki Yeni Dünya’da kilisenin otoritesinin kurulmasına elverişli olmayan toplumsal zemin, laikliğin daha kolay dile getirilebilmesini sağladı. Gerçi kurumsallaşmış dinin Amerika’da bozguna uğraması, aynı zamanda dinde duygusal temellere dayanan bir yeniden canlanma hareketine de yol açmış ve bu, koloni yaşamının belirgin bir özelliği haline gelmişti. Ancak birlikte yaşama zorunluluğu, laikliğin bir tutkal işlevi görmesini de kaçınılmaz kılmıştı. Zaten İngiliz göçmen topluluğunu bu topraklara sürükleyen nedenlerden biri anayurtlarında yaşamış oldukları dinsel baskı idi.

 

Amerika’daki İngiliz kolonilerini diğer sömürgelerden ayıran dördüncü nokta siyasal alana ilişkindir. İngiliz göçmenler kıtaya aileleriyle birlikte aynı zamanda demokratik bir siyasal geleneği de getirmişlerdi. Anayurtlarında yaşadıkları dinsel baskının yanında kralın mutlak otoritesinden de yılmış olan göçmenler temsil kurumlarına özel bir önem vermişlerdir. İngiltere’deki Kral, Lordlar Kamarası ve Avam Kamarası’na karşılık, kolonilerde de Vali, Konsey ve Temsilciler Meclisi vardı.  Ayrıca her bir koloni özgürlükleri güvence altına almak için birer anayasa kabul etmek yoluna gidecektir.

 

Beşinci ve son olarak çok değişik çevrelerden koparak gelen insanları birleştiren, onlara “kader birliği yaptıran” üç unsur olduğundan bahsedilebilir. Birincisi Fransızların yarattığı askeri ve ekonomik baskıya karşı duyulan öfkeydi. Bu öfke, 1763’te Fransızların İngiltere’ye yenilerek kıtayı terketmelerine kadar sürmüştü. İkincisi kıtanın yerli halkı olan Kızıderililere karşı duyulan öfkedir. Bu nokta da kıtanın güneyinde İspanyolların giriştikleri mücadeleden farklılık gösterir. Çoğu, ailelerini geride bırakarak gelen İspanyollar bir yandan bir an önce zengin olup ülkelerine geri dönmek için güney Amerika’nın yerli halkını acımasızca sömürürken, öte yandan dönmekten vazgeçerek yerleşik yaşama geçerken yerlilerle karışmışlardır. Oysa kıtanın kuzeyine aileleri ile birlikte yerleşmek niyetiyle göç eden Avrupalılar Kızılderililer ile karışmak gereğini hiç duymamışlar ve kendilerinden olmayan, gelişmiş silah teknolojisinden ve dolayısıyla kendilerine karşı koyma yeteneğinden yoksun Kızılderililerin adeta kökünü kazımışlardır. Üçüncü ve son nokta ise Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na yol açacak olan İngiliz sömürgeciliğine karşı duyulan ve kolonilerin birbirine kenetlenmesine yol açan öfkedir.

 

Bu son nokta Amerikan Bağımsızlık savaşına yol açması bakımından özel bir önem taşır. 18. Yüzyıl’da İngiltere ve Fransa arasında iktisadi rekabetten kaynaklanan bir sömürgecilik yarışı yaşanıyordu. Bu mücadele 1756 yılında İngiltere ve Doğu Prusya ile Fransa, Avusturya ve müttefikleri arasında Yedi Yıl Savaşları’nın patlak vermesine neden oldu. İngiltere gibi Amerika’yı sömürgeleştirmek isteyen Fransa’nın kaybettiği bu savaştan İngiltere, dünyanın en büyük sömürge ve deniz devleti olarak çıktı. Savaş sonrası İngiltere son derece genişlemiş olan sömürgelerine bir çeki düzen vermek ve bunlarla bağlarını güçlendirmek istedi. Ayrıca Yedi Yıl Savaşları dolayısıyla yaptığı harcamaları kendi vergi yükümlüsünün sırtından kaldırarak kolonilerinin üzerine yıkmak niyetindeydi. İngiliz parlamentosu bu amaçla 1765’te sömürgelerde uygulanmak üzere Damga Pulu Kanunu’nu (Stamp Act) çıkardı. Bu yasa her satış işlemi için pul yapıştırılmasını zorunlu kılıyordu. Koloni halkı, içinde kendilerinin temsilci bulunduramadığı İngiliz parlamentosunun kendilerine vergi salamayacağını iddia ederek bu kanuna büyük bir tepki gösterdi. Bunun üzerine İngiltere kanunu geri aldı. Görüldüğü gibi koloniler Damga Pulu Kanunu’na karşı tepkilerini bir kamu hukuku sorunu olarak formüle etmişlerdir. İngiltere tepkiler üzerine bu kanunu geri aldı ancak 1766’da bir “Declaration Act” ile kolonilerde uygulanacak olan yasaları yapma yetkisinin yalnızca kendisinde olduğunu ilan etti. Amerika’da sanayi ve ticaretin gelişmesini istemeyen İngiltere 1767’de Townshend Kanunu ile bu kez çay, kağıt ve cama yeni vergiler koydu ama tepkiler karşısında bu kanunu da geri almak zorunda kaldı. Ancak bu ikinci kanun İngiltere için bir otorite ve prestij meselesi haline gelmişti. Bu yüzden 1772’de yeniden yürürlüğe kondu. Bunun üzerine kolonilerle İngiltere arasındaki ipler iyice gerildi. 1773’te İngiliz tüccarlar kolonilerin onayı olmaksızın vergilendirilmiş çayla yüklü gemilerini Boston’a boşaltmaya kalkınca “Boston Tea Party” diye adlandırılan olay oldu ve halk gemilere saldırarak çayla dolu sandıkları denize attı. İngiliz hükümeti bunun üzerine Boston limanını ticaret gemilerine kapattı. Bu kararla birlikte İngiltere’nin baskı politikasını şiddetlendirmesi, 13 İngiliz kolonisini birleşmeye ve anavatana karşı başkaldırmaya sevk etti. İngiltere’deki demokratik geleneği Yeni Dünya’ya taşıyan İngiliz göçmenlerinin diğer sömürgelerdeki halklardan farkı burada bir kez daha karşımıza çıkmaktadır. İngiltere’nin sömürge halklarına reva gördüğü davranış biçimi yine kendi yaratısı olan demokratik geleneğe toslamaktadır.

 

1774’te Virginia’da yapılan bir kongrede 13 İngiliz kolonisi birleşerek İngiltere’ye karşı koyma kararı aldı. Bu arada İngiltere kolonilere asker sevk etmeye başladı. İlk silahlı çatışmalar 1775’te başladı. Çatışmalar başladıktan kısa bir süre sonra Philadelphia’da ikinci bir kongre toplandı ve düzenli bir ordu kurulmasına ve başına da Virginia’lı zengin bir tarım işletmecisi olan George Washington’un getirilmesine karar verdi. 1776 yılının başından itibaren Kongre’de bağımsızlık eğilimleri açığa çıktı ve Virginia temsilcileri 13 İngiliz kolonisinin artık bağımsızlıklarını ilan etmesi gerektiğini ileri sürdüler. Kongre Haziran başından itibaren bağımsızlık konusunu görüşmeye başladı ve Bağımsızlık Bildirisi’ni hazırlamak üzere beş kişilik bir komite belirlendi. Thomas Jefferson’un kaleme aldığı Bağımsızlık Bildirisi 4 Temmuz 1776’da Kongre tarafından kabul ve ilan edildi.

 

Doğal hukukçu bir anlayışın ürünü olan Bağımsızlık Bildirisi’ne göre insanların doğuştan gelen bir takım hakları vardır. Bu haklar vazgeçilmez ve başkasına devredilemez nitelikte olan haklardır. Bildiriye göre bu haklar yaşam hakkı, özgürlük hakkı ve mutluluğunu arama hakkıdır. Bu haklar, doğuştan sahip olunan haklar olduğu gibi devlete de öngelen haklardır. Devletler bu hakların sağlanması için kurulmuştur. Ayrıca “idare edenler idare edilenlerin rızasını almalıdır” denilerek hükümetin bir meşruiyet temeli üzerine oturması gerektiği kabul edilmiştir. Temel amacı insan haklarını korumak olan hükümet, bu amacına aykırı davranırsa bu hükümeti değiştirerek yerine yenisini koymak milletin hem hakkıdır, hem de görevi… Bildirinin sonunda despotizme karşı ayaklanan koloniler halkının Amerika Birleşik Devletleri adı altında bağımsız bir devlet kurmaya karar verdikleri de belirtiliyordu. Amerikan Bağımsızlık Bildirisi ile insanların doğuştan bir takım haklara sahip oldukları inancı ve demokrasinin temel ilkeleri Fransız Devrimi’nden de önce ilk kez bir belgede dile geliyordu. Bu bakımdan çok büyük bir önem taşımaktadır. Yurttaşlar bu Bildiri’de belirtilen hakları ihlal eden devlete karşı başkaldırmak ve egemen bir devlet kurmak hakkına sahiplerse de söz konusu haklar devlete karşı garanti altına alınmamıştır. Bu da Amerikan Bağımsızlık Bildirisi’nin eksik kalan yönüdür.

 

Amerikan Bağımsızlık Bildirisi’nden başka 13 eski İngiliz kolonisinin anayasalarının başına yerleştirdikleri Hak Bildirilerine (Bill of Rights) ve bu bildirilerin kökenini oluşturması bakımından özel bir önem taşıyan Virginia Haklar Bildirisi’ne değinmek gerekir. Virginia Haklar Bildirisi İngiltere’ye karşı girişilen bağımsızlık mücadelesi öncesinde Philadelphia’da toplanan Kongre’de, bütün kolonilere yapılan anayasa hazırlama çağrısı üzerine hazırlanmıştır.

 

12 Haziran 1776’da Virginia halkı temsilcilerinin kabul ettiği Virginia Haklar Bildirisi, Bağımsızlık Bildirisi gibi doğal hukukçu bir anlayışın ve liberal düşünür John Locke etkisinin izlerini taşır. Bildiriye göre bütün insanlar doğuştan eşit ve özgürdür. İktidarın kaynağı halktır. Bu yüzden iktidarı kullananlar halka karşı sorumludurlar. Siyasi iktidarın amacı toplumun ortak yararını sağlamaktır. Halk bu konuda başarısız olan iktidarı değiştirebilir veya ortadan kaldırabilir. Bildiri’nin 5. Maddesi ile yasama, yürütme ve yargı organlarının birbirinden ayrılmasını öngören kuvvetler ayrılığı ilkesi benimsenmiştir.

 

Bildiri’nin 8. Maddesi kişi güvenliği ile ilgili önemli bir hüküm içermektedir. “Buna göre, ceza davalarında kişinin kendisine yöneltilen suçlamanın sebep ve niteliğini öğrenmek, suçlayan ve tanıklarla yüzleştirilmek, lehine delil göstermek ve jüri önünde duruşmanın süratle yapılmasını istemek hakkı vardır. Hiç kimse kendi aleyhinde tanıklık etmeye zorlanamaz.” Seçimlerin serbestliği, vergi yükümünün temsil esasına bağlanmış olması, basın özgürlüğü ve din ve vicdan özgürlüğü de Virginia Haklar Bildirisi’nin düzenlediği önemli hususlardandır.

 

Genel olarak Amerikan belgelerinde görülen doğal hukukçu yaklaşım, İngiliz belgelerinden farklı olarak evrensel bir niteliğe bürünmelerine, bu yüzden de daha sonra hazırlanan belgelere etki etmelerine neden olmuştur. Özellikle insan hakları deyince ilk olarak akla gelen belgelerden biri olan 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi bu belgelerden esinlenerek hazırlanacaktır.

 

Amerika Birleşik Devletleri Anayasası (1787) ve Temel Haklarla İlgili Ekler:

 

İngiltere ile yürütülen savaşın getirdiği ekonomik ve askeri güçlüklerin üstesinden gelebilmek için 13 koloninin kendi arasında bir birlik kurması zorunluydu. Ancak çıkarlarını ve farklılıklarını koruma kaygısı kolonileri, merkezi bir çatı altında toplanmaktansa gevşek bir konfederasyon şeklinde örgütlenmeye itti (1778). George Washington’un deyimiyle 13 eyalet sadece pamuk ipliğiyle birleştirilmişlerdi. Bu, egemenlik ve bağımsızlıklarından ödün vermek istemeyen eyaletlerin iradelerine uygun bir örgütlenme biçimiydi ancak aynı zamanda çok da güçsüzdü. Konfederasyonun vergi koyma yetkisi yoktu (bunun için Amerikan sanayiini, ucuz ve kaliteli İngiliz ürünlerine karşı koruyucu gümrük duvarları ile koruyamıyordu); eyaletler arası ekonomik ilişkileri düzenleyemediği için İngiltere hegemonyasına ayak direyemiyordu ve her şeyden önce ne yürütme yetkisi vardı ne de yargı… Bütün bunlar, eyaletleri daha güçlü bir birlik kurmaya itti. 1787 tarihli Amerika Birleşik Devletleri Anayasası bu anlayışın ürünüdür. Federal Anayasa kısa bir metindir: Bir giriş ve 7 maddeden oluşur. Onaylandığından bu yana 27 kez değiştirilmekle birlikte –ki üzerinden 215 yıldan uzun bir süre geçtiği düşünülürse bu çok yüksek bir rakam sayılmaz- halen yürürlüktedir. İçinde etnik, sosyal ve dinsel açıdan birçok farklı unsur barındıran 4 milyonluk bir nüfus için tasarlanmış bir belgenin, günümüzde 260 milyondan fazla insanın yaşadığı bir ülkede halen yürürlükte olması ne kadar esnek olduğunun açık bir göstergesidir. Federal Anayasa’nın devlet organlarının yapısı, işleyişi ve birbirleriyle ilişkilerine ilişkin hükümleri bu çalışmanın kapsamı dışında kalmaktadır. Yalnızca, Fransa’daki düzenlemeleri öncelemesi bakımından, katı kuvvetler ayrılığı ilkesine yer verdiğini belirtmeden geçmemek gerekir.

 

İnsan hakları perspektifinden bakıldığında, Federal Anayasa’nın çarpıcı yönü “Temel Haklarla İlgili İlk Ek” olarak bilinen ve Kongre tarafından blok halinde kabul edilen 10 değişikliktir. Bu değişikliğin öncülerinden biri Virginia Haklar Bildirisi’ni yazan George Mason’dır. Mason, bireysel hakları yeterince güvence altına almadığı iddiası ile Anayasa’yı onaylamayı reddederek neredeyse Virginia eyaletinin onaylamasına engel olacaktı. Massachusetts eyaleti de Anayasa’yı onaylamasını aynı koşula bağladı. Bunun üzerine Kongre zaman yitirmeden bu değişiklikleri kaleme aldı. Bu şekilde ortaya çıkan “Temel Haklarla İlgili İlk Ek”, Eylül 1789’da Kongre tarafından blok halinde kabul edilmiş ve 1791 sonuna kadar 11 eyaletçe onaylanmıştır. Bu metin, yaklaşık 200 yıl önce kaleme alındığı şekliyle halen yürürlüktedir.

 

Birinci değişiklik ifade özgürlüğü ve basın özgürlüklerini, toplantı düzenleme hakkını, dilekçe hakkı ve ibadet özgürlüğünü  güvence altına almaktadır. Üçüncü değişiklikle mal sahibinin izni olmadıkça, askeri birliklerin evlerde barındırılamayacakları hükmü getirilmektedir. Dördüncü değişiklik, haksız aramalara, tutuklamalara ve mala el konulmasına karşı güvence sağlamaktadır.  Daha sonraki dört değişiklik yargı kurallarına ilişkindir: Beşinci değişiklik, jüri tarafından suçlanmadıkça, ağır bir suçtan yargılanmayı yasaklamakta; aynı suç nedeniyle tekrar yargılanmayı engellemekte;  yasal gerekler yerine getirilmeden cezalandırılmayı yasaklamakta ve suçlanan kişinin kendi aleyhinde tanıklık etmeye zorlanamayacağını hükme bağlamaktadır. Altıncı değişiklik, ceza gerektiren suçlar için süratle açık yargılama yapılmasını güvence altına almaktadır. Bu değişiklik, tarafsız bir jüri tarafından yargılanmayı zorunlu kılmakta, sanığın avukat tutma hakkı olduğunu ve tanıkların yargılamaya katılmak ve sanığın önünde ifade vermek zorunda olduklarını hükme bağlamaktadır. Yedinci değişiklik, 20 ABD dolarını aşan tüm hukuk davalarının  bir jüri tarafından görülmesini güvence altına almaktadır. Sekizinci değişiklik, yüksek miktarlarda kefalet akçesi öngörülmesini yasaklamakta ve suç ve cezaların orantılılığı ilkesini vurgulamaktadır. Dokuzuncu değişiklik, 1982 T.C. Anayasası’nın ilk metninde yer alan “kişilere tanınan haklar bu Anayasa’da sayılanlarla sınırlıdır” anlayışının tersine, kişilerin Anayasa’da açıkça yazılmamış da olsa, başka hakları da olduğunu belirtmektedir. Bu iki metin arasında 200 yıllık bir zaman dilimi olması aralarındaki farklılığı çok daha çarpıcı kılmaktadır.

 

Anayasa’da “Temel Haklarla İlgili İlk Ek”ten sonra yapılan değişiklikler birçok konuyu kapsamaktadır. 1865’te onaylanan 13’üncü değişiklik köleliğe son vermiştir. 1868’de onaylanan 14’üncü değişiklikle, vatandaşlık açık ve basit bir tanıma kavuşturulmuş ve yasalar karşısında eşit işlem görme ilkesi daha kapsamlı bir güvenceye bağlanmıştır. 14’üncü değişiklik, temelde, “Temel Haklarla İlgili İlk Ek”in sağladığı güvenceleri eyaletlere uygulamıştır. 1870’te onaylanan 15’inci değişiklikle, federal hükümet ya da eyalet hükümetleri tarafından ırkları, renkleri ya da geçmişteki kölelikleri nedeniyle vatandaşların oy kullanma hakkı konusunda ayırımcılık yapılması yasaklanmıştır. Dikkat edilirse cinsiyet, burada sayılan kategorilerden biri değildir. Amerika’da kadınların da oy kullanabilmesi için 1920 yılında yapılan 19. değişikliği beklemek gerekecektir. Özellikle zencilerin oy kullanmasını engellemeyi hedefleyen, seçim vergisi ödeme koşulunun kaldırılması içinse 1964’te onaylanan 24. değişikliğe dek beklemek gerekecektir. Bu da Amerika’da ırkçı uygulamaların ne kadar köklü olduğunun bir kanıtı olsa gerektir.

 

Anayasa değişikliklerinde göze çarpan nokta bunların çoğunun bireyin korunması ve siyasal özgürlüklerin genişletilmesine ilişkin olduğudur. Buna karşılık pek azı merkezi yönetimi ve devlet organlarının yapısını güçlendirmeye yöneliktir. Bu durumu devlet karşısında bireyi koruyan bir anlayışın bir ürünü olarak görmek, sanırız yerinde olur.

 

III. FRANSIZ DEVRİMİ VE FRANSIZ İNSAN VE YURTTAŞ HAKLARI BİLDİRİSİ

 

Fransa ve İngiltere tarihi bazı açılardan paralellikler gösterir. Bir kere her iki ülkede de ekonomik, sosyal ve siyasal parametreleri belirleyen şey feodal güç ilişkileri ve bu ilişkileri kıracak yeni bir sınıfın (burjuvazi) doğuşu olmuştur. Kıta Avrupası’ndaki diğer ülkelerle karşılaştırıldığında her iki ülkede de görece homojen ve ulusal krallıklar 13. Yüzyıl gibi erken bir tarihte kurulmuştur. Fransa ve İngiltere’deki monarkların sahip oldukları gücün ardında yatan neden monarklarla kentliler arasındaki ittifaktır. Kentliler, monarkların hazinesine sağladıkları vergi geliri karşılığında feodal beylere karşı korunma ve bazı haklar elde ettiler. İngiltere’de olduğu gibi Fransa’da da “Concilium”, “Curia Regis” gibi bazı siyasal kurumlar bu fonksiyona aracı oldu. Kral meclisi olarak adlandırılabilecek olan bu kuruluşların taşıdığı önem, kralın merkezi otoritesini güçlendirme sürecinde arttı ve yapısal bir dönüşüm geçirerek “Etats-Généraux” adını aldılar. Soylular, kilise büyükleri ve şehir temsilcilerinden oluşan Etats- Généraux, krala ihtiyaç duyduğu maddi yardımı sağlayarak iktidarın merkezileşmesine katkıda bulundu. 15. Yüzyılın sonuna gelindiğinde gelirleri sabit olduğu için yaşanan fiyat artışlarından en çok etkilenen soylular Etats- Généraux’ya kendi adlarına katılmak yerine, kendilerini temsil edecek kişiler aracılığıyla katılmaya başladılar. Şehir temsilcileri biri soylulardan, biri kiliseden, biri de burjuvalardan olmak üzere her seçim bölgesinde üç kişiden oluşmaktaydı. Fransa’da, İngiltere’den farklı olarak Etats-Généraux bir danışma organı niteliğinden sıyrılarak yasama iktidarını adım adım kralla paylaşacak olan bir parlamentoya dönüşemeyecektir. 15. Yüzyılın sonuna doğru Etats-Généraux giderek daha seyrek toplanmaya başlar. 16. Yüzyılın ortalarında yaşanan ekonomik sıkıntılar Etats-Généraux’nun toplanmasını gerektirse de bir süre sonra bu toplantıların ardı arkası kesilir. 1614-1789 yılları arasında Etats-Généraux hiç toplanmaz. Dikkat edilirse bu zaman diliminin ilk yarısında (17. Yüzyıl’da) İngiltere’de parlamento, bir yandan bireylerin haklarını güvence altına alırken, öte yandan kralı yasama iktidarından dışlayarak gücünü kanıtlamıştı. Fransa’da ise bu dönem merkezi monarşinin üstünlüğünü kabul ettirdiği bir dönem olacaktır.

 

Devrim öncesinde Fransız toplumu üç sınıftan oluşuyordu: Soylular, din adamları ve üçüncü sınıf. Soylular da kendi içlerinde sosyal bir bütünlük göstermiyordu. Bir kere feodal beylerden ve şövalyelerden gelen “kılıç soyluları” vardı. Bunların yanında soyluluk unvanını parayla satın almış olan “urba soyluları” yer alıyordu. Kılıç soyluları kendi içlerinde Paris’te kralın çevresinde yaşayan “yüksek tabaka soyluları” ve taşrada feodal haklarından geriye kalan gelirle geçinmeye çalışan “taşra soyluları” olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Fransa’da soylular yaklaşık 80 bin aileyi kapsıyor, yaklaşık 400 bin kişi soylu sayılıyordu. Soylular sınıfından başka din adamları sınıfı vardı. Kilisenin hiyerarşisine uygun olarak bunların da içinde bir yüksek sınıf ve geniş bir alt sınıf vardı.Üçüncü sınıf denince de akla tek bir sınıf gelmemekteydi. Bir yanda büyük çiftçi, büyük banker ve büyük tüccarlardan oluşan “büyük burjuvazi” vardı. Öte yanda serbest meslek sahipleri, zanaatkarlar, sanatçılar ve yazarlardan oluşan “küçük burjuvazi” vardı. Üçüncü sınıfın içinde bunların yanında yoksul köylüler, işçi sınıfı (proletarya) ve işsizler bulunuyordu. Üçüncü sınıf yaklaşık 24 milyon insandan oluşuyordu. Rakamlar arasındaki dengesizlik hemen göze çarpan bir noktadır. Devrimin nedenlerini biraz da bu toplum yapısında ve bu sınıfların birbiriyle çeşitli düzeylerdeki ilişkilerinde aramak gerekir.

 

Devrimin nedenlerini kısaca özetlemek gerekirse:

-Avrupa’nın en kalabalık ülkesi olan Fransa’da yaşam koşullarının giderek kötüleşmesi,

-Gelişmekte olan varlıklı burjuvazinin sistemli bir biçimde siyasal iktidarın dışında tutulması (1713-1789 yılları arasında Fransa’nın dış ticareti 5 kat artmıştı, bu da burjuvazinin serpilmekte olduğunun bir göstergesidir. Ayrıca, Etats-Généraux’ların 1614 yılından önce nadiren toplandığını, sonrasında hiç toplanmadığını hatırlayınız.),

-Köylülerin, üzerlerinde ağır bir yük oluşturan çağdışı feodal sisteme duyduğu tepkinin güçlenmesi (o dönemde çizilmiş bir karikatür, köylüyü sırtına iki kişinin –bir soylu ve bir rahibin- bindiği kamburu çıkmış biri olarak resmetmektedir),

-Toplumsal ve siyasal reformu savunan düşünürlerin Fransa’da başka yerlere göre daha yaygın bir etki uyandırması (kuvvetler ayrılığını savunduğu düşünülen Montesquieu, kiliseye savaş açan ve düşünce özgürlüğünü savunan Voltaire, halk egemenliğini savunan Rousseau, hazırladığı ansiklopedi ile halkı aydınlatmaya çalışan Diderot vs.)

-Fransa’nın, Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na sağladığı yoğun mali ve askeri destek yüzünden devletin iflasın eşiğine gelmesi.

 

  1. Louis ve ondan sonra başa geçen monarkları genişleme istekleri ve bu uğurda yaptıkları savaşlar hazineye vergi gelirleri ile karşılanabileceğinin ötesinde bir yük getirmişti. Fransa’nın Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na önce gizli sonra açık destek sağlaması bunun üzerine tuz biber ekmiştir. Aslında bunlar bir yana bırakılırsa yalnızca monarşinin saray harcamaları bile elde edilen vergi gelirinin üzerindeydi. Mali bunalımı aşmak amacıyla vergide eşitliğin sağlanması yoluyla vergi gelirlerinin arttırılması, bunun için de toprak mülkiyetinin vergilendirilmesi gerektiği ileri sürülünce soylular son bir kurtuluş umuduyla 1614’ten beri toplanmayan Etats-Généraux’nun toplanmasını istediler. Böylece devrime ilk hareketi soylular vermiş oldu. Etats-Généraux’nun 1614’teki son toplantıdaki yapısına uygun olarak toplanacağı kararlaştırılır. Yani üç sınıf ayrı ayrı toplanarak oy kullanacaklardır. Bu teklif burjuvaziyi, aristokrasiye karşı cephe almaya yönlendirir. 1614’ten bu yana dengeler epeyce değişmiştir. Burjuvazi her konuda eşitlik talep etmektedir: Yasa önünde eşitlik, vergide eşitlik, temsilde eşitlik…

 

Üçüncü sınıf Etats-Généraux’da diğer iki sınıf temsilcilerinin toplamı kadar temsilci bulundurmak ve oylamanın sınıf hesabıyla değil temsilci hesabıyla yapılmasını ister. Bu nokta hayati bir önem taşımaktadır. Çünkü oylamanın sınıf hesabıyla yapılması halinde üçüncü sınıf azınlıkta kalmaya mahkumdur. Oysa bütün temsilcilerin eşit bir şekilde dikkate alındığı bir oylama sisteminde bazı liberal soyluları kendi tarafına çekmesi mümkündür. Kral ise bu soruna kayıtsız kalır. Bunun üzerine üçüncü sınıf temsilcileri bir süre sessiz kalarak diğer iki sınıf temsilcilerinin kendilerine katılmalarını beklerler. 10 Haziran 1789’da soylulardan ve kilise temsilcilerinden kendilerine katılmalarını isterler, aksi halde yola kendilerinin devam edeceğini bildirirler. Bu çağrıya olumlu bir yanıt alamayan üçüncü sınıf, 15-16 Haziran günlerinde göreve “ulusal meclis” olarak devam etme konusunu tartışır. Bu, diğer iki sınıfın meclisten dışlanması, dolayısıyla üç sınıflı toplum yapısının ve mevcut siyasal düzenin reddi anlamına gelmektedir. 17 Haziran’da üçüncü sınıfın ulusal meclis sayılması kararı oylanarak kabul edilir ve aynı gün vergi yasası kabul edilir. Bu çok anlamlıdır çünkü vergi koyma siyasal iktidarın en açık ve önemli belirtisidir. Artık saflaşmalar iyice belirmiştir. Kral soyluların yanında yer alarak meclisin toplantılarını önlemek amacıyla toplantı salonunu kapatır, 5 Mayıs’tan o zamana dek yapılan bütün işlemleri iptal ettiğini açıklar ve meclis üyelerine dağılmalarını emreder. Meclis üyeleri sıralarını terk etmeyince kral ilkin zor kullanarak meclisi dağıtmayı düşünür ama bazı soyluların araya girmesiyle bu fikrinden cayarak durumu kabullenmiş gibi görünür. Meclise toplanmasını emreder.

 

9 Temmuz’da ulusal meclis, kurucu meclis sıfatıyla yeni bir anayasa hazırlamak üzere çalışmalarına başlar. Kral meclisi dağıtmak amacıyla Paris’e askeri birlikler getirir. Bunun üzerine halk 14 Temmuz 1789’da ayaklanarak zulüm ve istibdatın simgesi olan, siyasal mahkumların hapsedildiği Bastille hapishanesini ele geçirir. Fransız Devrimi patlak vermiştir. Halk aynı zamanda yeni bir Belediye kurarak Paris’in yönetimini ele geçirir. Bu hareket Fransa’nın diğer bölgelerine de yayılır ve Belediye Devrimi olarak anılır. 4 Ağustos’ta derebeylik ve kilisenin aldığı vergiler kaldırılır, memuriyete atanmada eşitlik ilkesi kabul edilir. Bunlar Fransa’da eşitlikçi bir toplumun kurulması yolunda atılan ilk adımlar olarak görülebilir. Daha da önemlisi Kurucu Meclis’in 28 Ağustos 1789’da ilan edeceği İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisidir.

 

Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nin içerdiği haklar ve özgürlükler, İngiliz belgelerinin tersine yalnızca Fransız yurttaşları için değil bütün insanlar için tanınmıştır. Bundan dolayı evrensel bir karakter taşır. Bildiri, İngiliz ve Amerikan belgeleri gibi doğal hukukçu bir anlayışla yazılmıştır. Tekrar pahasına doğal haklar, insanın yalnızca insan olmak sıfatıyla doğuştan itibaren sahip olduğu devlete öngelen, devredilmez ve kutsal nitelikteki haklardır. Bu haklar Bildiri’nin 2. maddesinde özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve baskıya karşı direnme hakları olarak sayılmıştır. Özgürlük, Bildiri’de üzerinde en çok durulan haktır. 10. maddeye göre kimse dinsel nitelikte bile olsa (bu ibare Aydınlanma geleneğinin dine bakış açısını da yansıtır) inançlarından dolayı rahatsız edilemez. Meğer ki bu inançların açığa vurulması kamu düzenini bozsun. 11. madde ile düşünce ve ifade özgürlüğü garanti altına alınmıştır. 7. maddeye göre yasanın gösterdiği durumlar dışında kimse suçlanamaz veya tutuklanamaz. Keyfi emirler verilmesini isteyenler, verenler ve bu emirleri yerine getirenler cezalandırılır. Bu madde ile kişi güvenliği koruma altına alınmıştır. 8. madde suçların ve cezaların kanuniliği ilkesini öngörür. Aynı madde yasaların geriye yürümeyeceğini, 9. madde ise suçlu olduğu kanıtlanıncaya kadar herkesin masum olduğunu (masumiyet karinesi) öngörür ki tüm bunlar çağdaş ceza hukukunun en temel ilkelerindendir. Eşitlik, doğal haklar arasında sayılmamıştır ama Bildiri’nin 1. maddesi  insanların özgür ve eşit doğduklarını ve öyle kaldıklarını öngörür. Bu eşitlik yasa önünde (m.6), kamu görevlerine girmede (m.6) ve vergi vermede (m. 13) eşitliktir. İleride Marksizm’in öngöreceği gibi ekonomik anlamda mutlak bir eşitlik değil.

 

Bildiri, hak ve özgürlüklerin sınırını da yasa olarak belirler. “Özgürlük, bir başkasına zarar vermeyen her şeyi yapabilme gücüdür; bundan ötürü her insanın haklarının ve özgürlüklerinin sınırı, toplumun diğer üyelerinin aynı haklardan yararlanmalarını sağlayan sınırdır. Bu sınırlar ise ancak yasa ile belirlenebilir” (m. 4). Yasa koyucu sınırlama konusunda dilediğince hareket edemez. Çünkü Bildiri’nin 2. maddesine göre “her siyasal toplumun amacı, insanın doğal ve zaman aşımı ile ortadan kalkmayan haklarının korunmasıdır.” Ayrıca 5. maddeye göre yasa ancak toplum için zararlı eylemleri yasaklayabilir. Yasa koyucu bu amaçlara ters düşemez. Aksi takdirde 2. maddede öngörülen baskıya karşı direnme hakkı doğar.

 

Bildiri 3. maddesi ile egemenliğin ulusa ait olduğunu belirlemektedir. Hiç kimse ulustan kaynaklanmayan bir iktidarı kullanamaz. Buna kral da dahildir. Ulusun egemen olması yasama iktidarına dolaylı yoldan da olsa katılımını gerektirdiği için ulusal egemenlik ilkesi siyasal katılımı ve dolayısıyla siyasal hakları da beraberinde getirecektir. 6. maddeye göre bütün yurttaşlar bizzat veya temsilcileri aracılığıyla yasanın yapılmasına katılma hakkına sahiptirler. Çünkü yasa, Rousseau’nun ifadesini kullanan bildiriye göre “genel iradenin ifadesidir”. Bildiri 16. madde ile yasama, yürütme ve yargı organlarının birbirinden ayrılması anlamına gelen kuvvetler ayrılığı ilkesini getirmiştir. Böylece bu üç iktidarın her birinin diğerini sınırlamasıyla bireyin devlet karşısındaki güvenliği koruma altına alınmıştır.

 

Görüldüğü üzere Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi İngiliz belgelerinden çok Amerikan belgelerinden izler taşır. Hatırlanacak olursa bireysel hak ve özgürlüklere ilişkin İngiliz belgeleri “özgür İngiliz yurttaşlarını” bir hak kategorisi olarak kabul etmekteydi. Bu belgelerde yer alan haklardan ve tanınan özgürlüklerden yalnızca “özgür İngiliz yurttaşları” yararlanabilecekti. Oysa bütün bir Aydınlanma geleneğini arkasına alan Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi hak kategorisini “insan”, “herkes” ya da “hiç kimse” gibi son derece soyut ve evrensel bir şekilde belirlemektedir. Bütün insanlığı kucakladığı içindir ki insan hakları denince, kronolojik olarak diğerlerinden sonra gelmekle birlikte akla ilk gelen belge, Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’dir.

İnsan Hakları İnsan hakları BATI’DA İNSAN HAKLARININ TARİHSEL GELİŞİMİ   nsan haklar

İnsan Hakları




  Benzer Yazılar


  Yorumlar

Lütfen Disqus eklentisini kurun.